Sazlı Sözlü

Geçtiğimiz yaz yolum Akiniş kasabasına düştü. Böylece yıllar sonra tekrar görme fırsatı buldum bu şirin kasabayı. Askerden yeni döndüğüm yıllarda Ankara’nın bunaltıcı ve aşırı hareketli havasından kurtulmak için sık sık sakin ve küçük yerlere kaçardım. Askerlik arkadaşım Osman’ı görmek için birkaç kez de Akiniş’e gitmiştim.

İkinci kızını evlendiriyormuş Osman. Davetiyeyi alır almaz yol hazırlıklarına başladım. Fotoğraf makinemi yanıma almayı da ihmal etmedim. Muhteşem Akiniş düğünlerini fotoğraflamak istiyordum.

Kasabanın sapağında indim otobüsten. Benimle birkaç kişi daha indi. Fakat ben yemyeşil olan bu doğanın tüm güzelliklerini içime sindirmek için biraz geride kaldım. Yolda bir ağacın gölgesine oturup biraz mola verdim. Bir sigara yakıp mısır tarlalarını, fındık bahçelerini buğday hasadı yapan kasabalıyı seyredip birkaç fotoğraf çektim. Kasabaya girdiğimde, üzerimde beni seyreden birçok göz vardı. Pencerelerden kadınlar, genç kızlar sarkmış, kapı eşiklerine çocuklar dikilmiş merakla bana bakıyorlardı. Caminin önüne geldiğimde namaz vakti çoktan geçmiş olduğu halde, bir grup ihtiyar hâlâ sohbet ediyordu. Selam verip ilerledim.

Gül sokak, sekiz numara. İşte Osman’ın evi. Bahçe kapısını aralayıp girdim. Evin merdivenlerini tırmanırken camdan bir çift göz bana baktı. Zile bile basmaya fırsat olmadan kapı açıldı. Osman evdeydi, kapıya çıktı.

“Hey gidi Rüstem Osman hey” dedim kendi kendime.”Ne kadar çökmüşsün böyle!” Beni sesimden tanıdı. İçeri geçtik. Bana bunca yıl neler yaptığımı sordu. Evlendiğimi, hiç çocuğum olmadığını, üç hafta önce de emekli olduğumu anlattım.
— Eşim Nuran’ı da getirmek isterdim ama, o biraz rahatsız, dedim.

Yedi tane çocuğu olmuş Osman’ın; beşi kız, ikisi erkek. Karısını sordum, sustu. Karısı sekizinciyi doğururken ölmüş. Çocuğu da kaybetmişler. “Çok üzüldüm.”

O gece sabaha kadar konuştuk Osman’la. Çok şey değişmişti Akiniş’te. Bazıları iyi, bazıları kötü. Beni en çok üzen de düğünleri oldu. Akiniş’te artık o otantik güzelim düğünler yapılmaz olmuş. Nedenini sordum Osman’a, anlattı:
— Vallahi beyim, dedi. Ben şahsen gözümle görmedim. Ama çok gören olmuş. Altı ay kadar önce yine kasabada bir düğün vardı. Diğer mezarlığın yanındaki evde. Düğün sırasında, gece mezarların üstünde yeşil yeşil yanan alevler görmüşler. Dedim ya ben şahsen gözümle görmedim. Ama bizim çocuklar da görmüş. Kasabanın imamı, “ölüler düğünlerden rahatsız oluyor, düğün yapılırsa başımıza çok kötü şeyler gelecek” diye açıklamada bulundu. Kasabalı önceleri bu olaya pek kulak asmadı. Fakat bir müddet sonra bizim evin yakınındaki mezarlıkta, komşumuzun düğünü sırasında da aynı olay olmuş. Gece mezarlardan birinin üzerinde yeşil ışıklar görmüşler. Bütün kasaba çalkalanmaya başladı. İmam hemen o Cuma günü hutbede, “Ey Cemaat-i Müslimin! Bakın neler oluyor gördünüz. Eğer bundan böyle düğün yapmaya devam ederseniz, başımıza neler geleceği bilinmez” diye bir vaaz verince, bu kez kasabalı, bundan böyle kasabada düğün yapılmamasını kararlaştırdı. O günden beri çalgılı düğün yapılmıyor Akiniş’te. Mevlitle yapmaya başladık artık.

Duyduklarım çok ilginç gelmişti. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Osman’ın kahvehaneden dönen oğlu Ömer odaya geldi. Olayı bir de ondan dinledim.

Sabaha karşı Osman’ı da beni de uyku bastı. Biraz uyuduk. Sabah uyandığımda güneş epey yükselmişti. Öğle yemeğinden sonra kahvehaneye çıktık Osman’la. Bir iki el tavla attık. Cuma saati olduğu için pek kimse yoktu kahvehanede. Birkaç genç vardı sadece.
— Osman, dedim. Sen inanıyor musun dün gece anlattıklarına?
— Bilmiyorum, dedi. Onca kişi görmüş, yalan olamaz ya?
— Mutlaka bir açıklaması olmalı, dedim.

Biraz sonra camiden çıkan bir grup insan geldi kahvehaneye. Onlarla da biraz sohbet ettik. Bu olaylardan sonra kasabalı çok değişmiş, camiye adım atmayanlar bile camiden çıkmaz olmuş.

Pazar günü geldi çattı. Sabah erkenden kasabalı toplanmaya başladı Osmanlara. Birkaç da hafız geldi civar köylerden. Mevlit okundu, takılar takıldı. Gelini alıp gittiler. O gün ben de ayrıldım Akiniş’ten.

Döndükten sonra hep bu olay kurcaladı aklımı. Sonunda bu olaydan adli tıp uzmanı bir arkadaşıma bahsettim. Daha sözümü bitirmeden gülmeye başladı.
— Bu olay Akinişlileri oldukça korkutmuş anlaşılan, dedi.

İki hafta önce Osman’a bir mektup yazdım. Olayın gerçek nedenini uzun uzun anlattım. “Cesette oluşan hidrojen sülfür gazı toprağın altında birikiyor, uygun bir delik bularak toprağın dışına sızıyor, oksijenle birleşince de yeşil bir alev çıkararak yanıyormuş.”

Dün Osman’dan bir mektup aldık. Sıradaki kızı Nurcan’ı nişanlamış. İki ay sonra da düğünü varmış; sazlı, sözlü.

Kasım 1990 / Eskişehir

Share Button
This entry was posted in Öyküler and tagged , , , , .

Post a Comment

Your email is never published nor shared. Required fields are marked *

*
*