Picasso ve Kadın

Yıl 1912. Tarih kitapları bu yıl için ne yazacak bilmiyorum fakat bu yıl benim için hiç bir şey ifade etmiyor. Belki de Picasso Kemanlı Ölüdoğa tablosunu o yıl yapmıştır. Ne Picasso ne de yaptığı resimler ilgilendirmiyor beni artık. Tarihçiler ve sanat tarihçiler… aralarındaki fark nerede? Tek fark sanat kelimesinde mi? Aslında bütün bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. Beni tek ilgilendiren kendisiydi.

Kimdi? Neydi? Neyin nesiydi? Canlı mıydı, cansız mıydı bilmiyordum. Bir dinozor kadar büyük mü, bir fare kadar küçük mü, onu da bilmiyordum. Ama onu ilk gördüğümde çok etkilemişti beni. Onda beni çeken bir şey vardı. Ne olduğunu bilmediğim garip bir şey, beni ona bağlamıştı. Ona dokunmak istiyordum… başarısız.

Bazen uzaydan gelmiş olabileceğini düşünüyordum. Doğadaki hiçbir nesneye benzemiyordu. Belki de henüz keşfedilmemiş bir adadan, okyanusun sularına kapılıp gelmişti… bilinmez. Dedim ya yıl 1912. Aslında bundan da pek emin değilim. Belki de böyle bir olayı hiç yaşamamıştım.

— Bu öyküde ne eksik biliyor musun? Öykünün kahramanları eksik.
— Bence bir öykü için bağlayıcı değil bu.
— Yine de olsa iyi olurdu.
— Ama yok, neyse öyküyü okumaya devam et.

İşte her şey o zaman başladı. Onu sadece haftada bir görebiliyordum. Cuma günü saat ikide… bir saat. Birkaç hafta içinde canlı olduğuna karar verdim. Artık konuşuyor ve ben onu rahatlıkla duyabiliyordum. Ne güzel bir sesi vardı. Aynı anda hem sanattan hem de tarihten bahsedebiliyordu. Picasso’nun Kemanlı Ölüdoğa tablosunu da biliyordu. Benim bilmediğim her şeyi biliyordu. Alışılmışın dışında bir şeydi o… alışılmışın dışında canlı bir şey. Kısa zamanda onu sevdiğimi anladım.

Benimle konuştu… Bana “sen nesin” dedi. Kalp atışlarım hızlanmıştı… cevap veremedim. Tekrar sordu. Ben benim, dedim. Ona kendisinin ne olduğunu sordum. “Ben bir kadınım” dedi, gururla. Senin gibilerden daha çok var mı, diye sordum. “En az sizler kadar var” dedi. Bizim koğuş on altı kişi olduğuna göre… daha birçok koğuş var… amma da çokmuş. Daha önce kimsenin kadınlardan bahsetmemesi ne garip.

Artık her hafta konuşuyorduk. Ona hâlâ dokunamıyordum. Bana kadınlardan bahsediyordu. Daha önce hiç bilmediğim bu şey hakkında birçok şey öğrenmiştim. Bir gün koğuşta bir haber yayıldı, kadınlarla konuşmak yasaklanmıştı. Ondan sonra gelmedi.

— Ben çok yoruldum, al biraz da sen oku.
— Ver, nerede kalmıştın?
— İşte burada.

Onu mutlaka görmeliydim. Saçlarının neden uzun olduğunu sormalıydım ona. Fakat koğuştan çıkamazdım, yasakları çiğnemiş olurdum. Sonra beni yakarak cezalandırırlardı. Bunu göze alamıyordum. Çıkmazsam her istediğimi vereceklerdi bana. Ruhum huzura kavuşacaktı burada. Bedenim mi önemliydi, ruhum mu?

Bir gün bir yasak daha geldi. Ruhumuzun huzura kavuşması için kimse sabahtan akşama kadar yemek yemeyecek, su içmeyecekti. Peki bu arada midemiz ne yapacaktı? Picasso neden yemek yiyormuş? Çünkü yememesini gerektiren bir neden yokmuş. Bana neden daha önce kadınlardan bahsedilmedi?

Bir müddet sonra kafamı bir çok soru kurcalamaya başladı. Onca senelik eğitimim sırasında bana birçok şey öğretildiği halde, bazı şeyler niye atlanmış? Hatta tarihten daha önemli şeyler… yaşam… bilimsel gerçekler… doğum ile ölüm arasındaki sınırlı hayat. Çıkıp kurtulmalıyım artık bu koğuştan… bana bu güne kadar hiçbir şey vermeyen… sadece kendi kendimi kandırdığım… beni gerçek yaşamdan alıkoyan bu koğuştan kurtulmalıyım artık.

— Bence bu kişi bir hapishanede ve oradan kaçmayı düşünüyor. Sevdiği kadının yanında olmak istiyor.
— Ben sana tamamen katılmıyorum. Bir yerlerde kapalı olduğu doğru. Fakat buradan kurtulması için kaçması değil, mücadele etmesi gerekiyor. Bazı şeylerin farkına varması bir başlangıç. Bu konudaki en büyük desteği de Picasso ve kadın.
— Ne kadar şanslıymış, Picasso’yu tanıma fırsatı bulmuş. Hatta en yakın arkadaşıymış. Keşke ben de o yıllarda yaşasaydım.
— Şu anın o zamandan hiçbir farkı yok.
— Ama Picasso artık yaşamıyor, ölmüş.
— Devam edeyim mi öyküyü okumaya? Zaten sonuna gelmiştik.

Artık ne Picasso ilgilendiriyor beni, ne de her Cuma saat ikiden üçe kadar bir saat Sanat Tarihi dersi veren kadın. Uzun zamandır derslerine girmiyorum. Arada bir hatırını sormak için telefon ediyorum sadece. 1912… hayır yıl değil. Yıl mı? İki bine on var.

5 Nisan 1990 / Eskişehir

Share Button
This entry was posted in Öyküler and tagged , , , , .

Post a Comment

Your email is never published nor shared. Required fields are marked *

*
*