Gölcük Gölü

Daha ilkokul sıralarında öğrendiğimiz bir şarkı vardı. “Orda bir köy var uzakta, gezmesek de, tozmasak da, o köy bizim köyümüzdür…” Lay lay lay lay lay…! Sonraları aslında bu şarkının Ahmet Kutsi Tecer’in bir şiiri olduğunu öğrendim. Şiirin ikinci kıtasında ise, uzaktaki bir evden bahsediyordu şair. “Yatmasak da, kalkmasak da o ev bizim evimizdir” diyordu. İşte ben size bu evin hikâyesini anlatacağım, dilim döndüğünce.

Videokasetlerin defalarca izlendiği yıllardı. Beta kasetler, VHS kasetler kiralanır, satın alınır, değiş tokuş edilir, defalarca izlenir, filmler ezberlenirdi. En çok izlenenlerin başında Kemal Sunal filmleri, Gırgıriye serisi yer alır, bir misafir geldiğinde televizyon izlemek yerine, video seyredilirdi. O yıllar sinemanın tekrar can çekiştiği, sinemanın ölüp ölmediğinin tartışıldığı yıllardı. Haluk Bilginer Londra’dan dönmüştü. Zuhal Olcay ile evlenmişti. Sonra Yavuz Özkan’ın filminde bakan olmuştu. Zuhal Olcay ise, tecavüz suçlamasıyla bu bakana dava açmıştı. Bakanın karısı Serap Aksoy ile Zuhal Olcay “İki Kadın” bir evde buluşurlar. Yıl 1992.

İki Kadın filminde Haluk Bilginer hangi bakandı bilinmez, ama bu ev aslında Orman ve Su İşleri Bakanlığı misafirhanesi. Evet, Bolu ilindeki Gölcük Gölü kıyısındaki o evden bahsediyorum. Birçok ressama ilham veren, birçok fotoğrafçıyı kıyısında durduğu o göle çeken o ev, resmen ‘bizim evimizdir’. Yatmasak da, kalkmasak da… Tıpkı Trabzon Uzungöl’deki cami kadar bizimdir. Gözümüze o kadar aşinadır ki, birçoğumuz Gölcük’ü görmemiş olmasına rağmen o evi bilir.

Gölcük aslında bir suni bir göl. Ufak bir göl olması ve bölgenin hava şartları nedeniyle kışın donuyor. Gölcük’ün her mevsimi özellikle fotoğrafçılar için çok güzel fırsatlar sunuyor. Gölün her köşesinden inanılmaz fotoğraflar çekebilmek mümkün. Gölün çevresi yaklaşık bir buçuk km. Araç girişinin yasak olduğu yolda, yürüyüş yapmak, temiz dağ ve orman havası almak, insana gerçekten huzur veriyor.

Bolu’ya 12 km. uzaklıktaki bu küçük göle ilk kez fakülteden sınıf arkadaşım Cenk ile gitmiştim. Fakülteden mezun olunca Cenk Bolu’da çalışmaya başlamıştı. Ben de kendisini ziyaret için gitmiştim Bolu’ya. O güne kadar sadece Ankara İstanbul arası yolculuklarımda birkaç kez içinden geçmiş, fakat Bolu’yu hiç görmemiştim. Gölcük’ü de hiç duymamıştım o güne kadar. Sanırım 1999 yılı olmalı. Bolu dendiğinde Abant ve Yedigöller geliyordu aklıma. Yedigöller Bolu merkeze epey uzaktı. Geriye benim için tek bir seçenek kalıyordu, Abant Gölü. Ama Cenk bana Gölcük’ten bahsetti ve “burasını Abant’tan daha çok beğeneceksin” dedi. Hiç de haksız olmadığını yıllar sonra Abant’ı görünce anladım. Gölcük bana hep romantik gelmiştir. Fırsat yaratıp birkaç kez daha gitme şansım oldu daha sonra. Sarıçam ve köknar ağaçlarıyla kaplı ormanın göl sularında beliren yansımaları bana her zaman huzur veriyor.

Aslında göller de aynı insan gibidir. Doğarlar, gelişirler ve ölürler. Dünyada tek bir insan olmasa da, bu bir süreçtir ve bunu değiştiremeyiz. İnsanlar bu süreci sadece biraz hızlandırabilir. Her ne kadar doğal olmamış olsa da, doğanın bir parçası haline gelmiş olduğu için Gölcük Gölü de bu süreci yaşamaktadır.

1992 yılında gölde balıkların birden bire ölmeye başladığı fark edilmiş. Yapılan incelemeler sonucu, gölün neredeyse tamamen dolduğu, oksijen seviyesinin çok azaldığı anlaşılmış. Göl ölüm döşeğindeymiş. Can çekişiyormuş… Neyse ki son nefesini vermeden birileri yetişip gölü tamamen boşaltmışlar, dibine çakıl taşları dökülüp, iş makineleriyle tüm gölü temizlemişler. Bu bilgileri Emekli Orman Bölge Şefi Kayhan Öz anlattı.

“Ben 1964 yılında Bolu’da orman teknikeri olarak mezun olduktan sonra Bolu’da Kökez bölgesinde göreve başladım. Gölcük ilk yapıldıktan sonra gelen giden çoğaldıktan sonra burada birçok ihtiyaçlar doğmaya başladı. İhtiyaçlar doğdukça bunların karşılanmasının çareleri arandı. İlk defa 1974 yılında karşılıklı gördüğünüz tuvaletler yapıldı. Daha sonra yine gelen gidenin ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla girişteki kır gazinosunun temelleri atıldı ve 1989 yılında işletmeye açıldı. Burası eskiden kısık ağaçlıklı bir bataklıktı. Şu anda bulunduğumuz Gölcük’ün simge binası 1959 yılında yapıldı. Bu bina yapıldıktan sonra zamanın Tarım Bakanı buradan geçerken bu binayı ona gösteriyorlar ve o da burada bir göl yapılması talimatı veriyor. Daha sonra 1992 yılında bu gölde balıklar birden bire ölmeye başladı. Gölün tamamen dolduğunu ve oksijensiz kaldığını söylediler ve acilen temizlenmesi gerektiğini söylediler. Sonra göl tamamen boşaltıldı ve içerisine çakıl dökülerek, iş makinaları girdi ve göl zeminini temizledi.”

İlkokul 4. Sınıfa giden kızım Sosyal Bilgiler dersindeki ödevini yaparken bana soruyor, konu canlı ve cansız varlıklar… “Babacığım ağaçlar canlı mıdır?” Evet kızım, diyorum. “Babacığım peki göller canlı mıdır?” Cevap vermeden önce bir süre düşünüyorum. Belki bu sorunun cevabını hepimiz düşünmeliyiz. Kızımı yatağına yatırırken ona bir şarkı söylüyorum uyuması için… “Orda bir ev var uzakta…”

Share Button
This entry was posted in Fotoğraflar, Gezi Yazılar and tagged , , , , .

Post a Comment

Your email is never published nor shared. Required fields are marked *

*
*