Dört Mevsim Zonguldak

Birçok çocuk gibi ben de “Daha dün annemizin kollarında yaşarken” şarkısını öğrenerek ve söyleyerek başladım ilkokula. Ardından “Bak postacı geliyor” şarkısını öğrendim. Ama birçok çocuktan farklı olarak öğrendiğim bir çocuk şarkısı daha vardı. O da “Gelme kış gelme” isimli bir çocuk şarkısıydı. Bu şarkı hafızamda o kadar yer etmişti ki, aradan çok uzun yıllar geçmesine karşı, hala tüm sözleri ve melodisiyle aklımda.

Gelme kış gelme
Yapma kar yağma
Köylümü kentlimi
Soğukta koyma

Odunun var mı yakacak
Evin var mı barınacak
Kış geldi kar yağacak
Yoksullar ne yapacak

Her çocuk gibi bende çok severdim kışı. Hele kar yağdığı zaman değmesinler keyfime. Kardan Adam yapmalar, kartopu oynamalar, kızak kaymalar… Hele de kar tatili olursa, sevinçten havalar uçmalar… Ta ki, bu şarkıyı hatırlayana kadar sürerdi bütün sevinmelerim. O anda aklıma hep bu şarkı gelir, içimi bir burukluk kaplardı. Ne yalan söyleyeyim, hala kar yağdığı zaman aynı hüzün kaplar içimi.

Zonguldak her mevsim bir başka güzel gelir bana hep. Ama karlarla kaplandığı zaman her yeri, kimse tutamaz beni işte o zaman. Atarım kendimi sokaklara, caddelere, bir de bakmışım liman arkasında bulmuşum kendimi. Kar bütün mikropları kırar mı bilmem ama bütün çirkinlikleri gizlediği aşikâr. İşte o an, ne bozuk yollarımız görünür gözüme, ne sokakların çöpü, pisliği. Çok sürmese de kışı, yağan kar beyaz gelinliğidir Zonguldak’ın.

Dedim ya, çok sürmez kış, hemen ardından balayı başlar. Şubat ayında bir de bakmışsınız bir bahar havası. Ilık ılık esen lodosu aldatmış erik ağaçlarını, hemen hepsi çiçeğe dönmüş. On Temmuz’un bahçeli evlerinde bembeyaz açmış çiçekleriyle doğa bize gülümsüyor. Rat hala soğuk, Kırat’ta belki de kar erimemiş.

Kim ne derse desin bu şehri seviyorum ben. İnsan gözünün önündeki güzellikleri göremez çoğu zaman. Ama yolu gurbete düşmeye görsün, buram buram kokar burnunda memleket hasreti. Tıpkı aşk acısı çeker gibi yüreğinin orta yerinde bir sızı hisseder. Sosyal medyaya yüklediğim Zonguldak fotoğraflarına en çok gurbetteki Zonguldaklıların yorum yazması da hep bu yüzden. ‘Canım memleketim’ diye başlar çoğunlukla yorumları, ‘çok güzeldir benim memleketim’ diye biter.

Mart Ayı geldiği zaman yoğun bir sis kaplar her yanı. Nisan geçer, hâlâ dağılmaz. Eskiler, ziyarete gelip çabucak dönmeyen misafirler için “Mart sisi gibi çöreklendi kaldı” tabirinin kullanıldığını hatırlar. Karadeniz’in Mart sisi bilindik bir doğa olayıdır eskiden beri. Şimdi ise böyle misafirlikler çok azaldı. Bu nedenle kimsenin bu deyimi kullanması pek gerek kalmıyor. Ama işte Zonguldak’ın sisi, Mart ayında gelip, Mayıs ayına kadar kalmaya bayılır.

Mayıs ayında Zonguldak yer değiştirmeye başlar. Önceleri şehrin üstünden batan güneş, artık denizin üstünden batmaya başlamıştır. Oltasını kapan sahile balık tutmaya koşarken, fotoğraf makinesini kapan fotoğrafçılar da gün batımı fotoğrafları çekmeye koşar onların ardından. Bence şairlerde kalemini, kağıdını kapıp gelmeli. Eğer gelmiyorlarsa çok ayıp ediyorlar zira en güzel şiirler bu mevsimde yazılır Zonguldak’ta. Bir gün bir şair çıkıp da en güzel ‘günbatımı şiirini’ yazacaksa bu dünyada, orası Zonguldak olmalı.

21 Haziran gündönümü. Güneş neredeyse Kapuz’a yaklaşmış denizin üstünde kaybolurken. Oltalarda sıra sıra istavritler, baba oğul, abi kardeş, kadın erkek sıra sıra dizilmiş Kozlu Sahili’nde. Tekneler bir bir dönüyor Zonguldak Limanı’na. Sahil Kafe’de çay içinler, cep telefonuyla selfi çekenler, simit satanlar, hatta çay servisi yapan üniversite öğrencisi garson bile mutlu hayatından. Mutlular çünkü yaz gelmiş, hafta sonu hava güzel olursa denize gidecekler ya Kapuz Plajı’na, ya Ilıksu’ya.

Temmuz ayı, günler uzun. İşten çıkışta şortları alıp, denize atlamalı Liman Arkasından. Kim bilir belki biraz serinlenir. Karaelmas, Bahçelievler, Terakki yanıyor. Mithatpaşa’nın çocukları suya atlıyor taşların üstünden. Deniz Feneri onları sessizce seyrediyor tepeden, gece olmasını bekliyor sabırla. Gec olsun ki, işinin başına geçsin. Dönsün dursun ışığı sabaha kadar.

Ağustos akşamları hınca hınç doluyor Flamingo’nun önü.

Okulların açılması yakındır, Eylül başları. Tatlı bir telaş aldı yürüdü şehri. “Sen kaç yufka açtın komşu? Kaç kilo undan? Erişte de kestiniz mi? Yumurtalı mı, yumurtasız mı? Ya katlama?” Yufka açmalar, tarhanalar, salçalar, turşu kurmalar. Çık gez şimdi Karafatma Sokağı, ne manzaralar görürsün. Neyse ki bizim yufkamız, eriştemiz, katlamamız hazır geliyor her sene.

Hafif hafif sararmışsa yapraklar Fener Gezi Yolu’nda, bil ki sonbahar kapına dayanmıştır artık. Üzülme, sonbaharda da yapacak çok şey bulursun bu şehirde. Kitap oku mesela, şiir oku, sararıp dökülmüş yapraklarıyla bir çınar ağacının altında. Orhan Veli oku mesela; demiş ki;

    Güneşli bir günde 
    Masmavi göreceğiz Karadeniz’i 
    Balkaya’dan Karpuz’a kadar. 
    Karış karış biliriz bu şehri; 
    EKİ’nin çiçekli bahçeleri, 
    Rıhtıma kömür taşıyan vagonlarıyla; 
    Paydos saatlerinde yollara dökülen, 
    Soluk benizli insanlarıyla. 
    Siyah akar Zonguldak’ın deresi 

Devamı malum, “yüz karası değil, kömür karası, böyle kazanılır ekmek parası.”

Geçen gün merak ettim. Hadi Kapuz’u biliyoruz bilmesine de, şairin bahsettiği Balkaya neresi? Ben Zonguldak’a sonradan gelip yerleşen biri olarak çıkaramadım şiiri okuyunca. Birkaç Zonguldak doğumlu arkadaşıma sordum, onlar da bilemedi. Sonra biraz araştırmaya karar verdim ve öğrendim. Şu anki Öğretmen Evi ile Emniyet Müdürlüğü’nün altında bulunan ve ‘Kızlar Plajı’ denilen alan arasında bulunan tepeymiş Balkaya. Şimdi sadece yarısı duruyor. Üzerinde kaderine terk edilmiş Uzun Mehmet Anıtı, ziyarete kapatılmış bir mevki. Bir zamanlar bir sırtında ilgisizlikten zavallılaşmış birkaç hayvandan oluşan Hayvanat Bahçesi’nin bulunduğu yer. Diğer yarısının ise yerinde yeller esiyor. Önce tıraşlanarak üzerine yapılan yüzme havuzu, sonra üzerine dikilen otel ve alışveriş merkezi. Zamanında eşek arılarının ballarının kayaların üstünde sızdığını görenlerin taktığı isimden dolayı bu ismi aldığı söylenen Balkaya’nın önce balı gitmiş, kayası kalmış, şimdilerde ise kayası bile kalmamış. Nerde olduğunu bilemeyenleri yadırgayamıyorum bu nedenle.

Ama şu bir gerçek ki,  Orhan Veli Balkaya’dan Kapuz’a kadar karış karış biliyormuş o zamanlar bu şehri. “Böyle güzel bir şiir yazmak için Zonguldak’ı sadece bilmek yetmez, Zonguldak’ta yaşamak da gerek” diye düşünmeden edemiyor insan. Orhan Veli’nin Zonguldak’ta hiç yaşamadığını biliyoruz. Ama Behçet Necatigil ile çok iyi arkadaş olduklarını, ve Necatigil’i ziyaret maksadıyla birkaç kez şehrimize geldiğini de biliyoruz. Demek ki, bilinenden daha çok vakit geçirmiş olmalı ki şair bu kentte, Balkaya’dan Kapuz’a kadar her yeri karış karış gezmiş, öğrenmiş. Kim bilir nerede yudumlamışlardır rakılarını dostlarıyla baş başa ve kim bilir ne şiirler okunmuştur o sofralarda karşılıklı. Belki Muzaffer ve Rüştü de onlara eşlik etmiştir.

Oysa şimdi Kasım ayının tam ortasında ‘tenekede tavuk’ yapıp yemek geliyor insanın içinden. Kent Ormanında yerler yapraklarla kaplanmış, Harmankaya Şelalesi’nin suyu gürül gürül akıyor. Sonbaharın tadını çıkara çıkara, bineceksin Karabük Trenine, doğru Filyos’ta alacaksın soluğu. Balığı balık, salatası salata. Ye iç, keyif almaya bak hayattan. Akşam treniyle de dönersin gerisin geri. Denizin dalgaları iyice yükseldikçe, artık tekrar kışın kapında olduğunu anlarsın. Olsun varsın, kışı da çok güzel bu şehrin, baharı da, yazı da. Tek sorun güzellikleri görmeyi bilmekte.

Share Button
This entry was posted in Fotoğraflar, Gezi Yazılar and tagged , , , , , .

Post a Comment

Your email is never published nor shared. Required fields are marked *

*
*